29 Haziran 2023 Perşembe

 BEYİN ÜZERİNE NOTLAR-3

Beynimizin özelliklerini bilmek; nasıl düşündüğümüzü, nasıl karar verdiğimizi ve nasıl davrandığımızı anlamamızı sağlar. Hayatı anlamlandırmak ve kolaylaştırmak için beynimizin özelliklerini öğrenmemizde fayda var.
1-Beynimizin bir tembel bir de zevkine düşkün tarafı var. Beynimiz vücudumuzun %2 si oranında iken enerjimizin %20 sini kullanıyor. Hacminin on katı enerji tükettiği için sürekli tasarruf tedbirlerine başvuruyor. Fazla enerji harcamamak için yeni bir şey düşünmüyor yeni bir deneme yapmıyor, alışkanlıklarla durumu idare ediyor. Bu tembel yaklaşım, hayatımızı kolaylaştırıyor ama bize fazla zevk vermiyor. Beynin zevk duyabilmesi için sıra dışı düşünmesi, yeni fikirlere yelken açması, farklı bir şeyler yapması böylelikle dopamin, seratonin ve dolayısıyla endorfin hormonlarının salgılanması gerekir. Beyin bir yandan tembelliği sevdiği gibi bir yandan da monotonluktan, rutinden, sıradanlıktan sıkılıyor ve zevk almak istiyor. İşte; icat, keşif, inovasyon, buluş, sanat, bilim, felsefe beynin bu zevk alma özelliğinden doğuyor.
2-Biyolojik bir canlı olarak insan ilk çağlardan beri ancak mücadele ile ayakta kalacağını güçlü olursa diğerlerine nazaran daha çok avantajlara sahip olacağını deneyimlemiştir. Bu deneyim insanı rekabetçi bir anlayışa ve üstünlüğün bir nişanesi olan mevki sahibi olmasına yönelik olarak şartlandırmıştır. Bizim atasözlerimizde “Baş ol da istersen (eşek başı) soğan başı ol” “Baş ol da ne olursan ol” gibi sözler var. Köyde muhtar seçimi kazanınca bir tepeliğe çıkmış şöyle seslenmiş. “Bir zamanlar ben de sizin gibi insandım. Bakın şimdi muhtar oldum.” Amerikalı iktisatçı Robert Frank insanın mevki eğilimi için bir deney yapmış. Deneye katılanlara iki seçenek sunmuş: 1-Yıllık maaş ortalamasının 60.000 dolar olduğu bir şirkette 50.000 dolar kazanacakları bir iş. 2-Yıllık maaş ortalamasının 30.000 dolar olduğu şirkette 40.000 dolar kazanacakları bir iş. Araştırmaya katılanların büyük çoğunluğu ikinci seçeneği kabul etmiş. Bizim kültürde de “Öküzün büyük olsun varsın çift de sürmesin” derler. Diğerlerinden üstün mevkide olmak hayatta daha avantajlı bir durum olarak görülmektedir.
3-Beynimizi sürekli S.O.S (Su, oksijen, serinlik) lamamız gerekir. Vücudumuzun %70 sudur. Günlük yeterli suyumuzu almazsak beynimiz bundan çok etkilenir. Öfkelendiğimizde, bunaldığımızda, gerildiğimizde “Hele bir bardak su iç” derler. Çünkü bu beyni rahatlatır. Aldığımız oksijenin %25 ini beynimiz tüketiyor. Bulunduğumuz ortamda oksijen azalmışsa zihinsel performansımız düşer. Kendimizi yorgun ve bitkin hissederiz. Bu nedenle kapalı ortamlarda bulunuyorsak sık sık havalandırmamız gerekiyor. Beynimiz sıcaktan da çok hoşlanmaz. “Sıcaktan beyni sulanmış” derler. Lokman Hekime atfedilen bir söz var. “Ayağı sıcak tut başı serin. Bir iş bul kendine düşünme derin derin”
4-İlk çağlarda insanlar doğrudan karşılaştıkları sorunlarla ilgilenir, doğrudan etkilenmediği sorunları düşünmezlerdi. Genetik hafızamızda bunun etkileri görünmektedir. Evdeki bulaşıkların pırıl pırıl olmasını isteriz. Ama buradan çıkan kimyasalların; nehirleri, gölleri, denizleri geri dönülmez şekilde kirlettiğini umursamayız. Çünkü doğrudan etkilenmiyoruz. Herkes araba sahibi olmak istiyor, kolay ulaşım istiyor. Ama yoğun egzoz dumanının atmosfer yapısı bozarak iklim değişikliklerine, sellere, afetlere yol açtığını umursamıyor. Çünkü doğrudan kendisin sorunu olarak görmüyor. Oscar Wilde’nin dediği gibi "Düşen bir çığda, hiçbir kar tanesi kendisini olup bitenden sorumlu tutmaz."

 BEYİN ÜZERİNE NOTLAR-2

“İnsanların tarihi, hayvanların tabiatı vardır” diye bir söz okumuştum. İnsan tarihsel süreç içinde sürekli kendini geliştirmektedir. Bu gelişme beynimizdeki gelişme ile mümkün olmaktadır. Ön beynimiz düşüncenin merkezidir. John Lock dünyaya geldiğimizde ön beynimizin tabula rasa yani boş levha olduğunu deneyimlerimizle onun içini doldurduğumuzu söyler.
Zihinsel dünyamız insanlığın geçirdiği evrelerden edindiğimiz deneyimlerle birlikte bizzat yaşadığımız deneyimlerimizle teşekkül eder.
İnsanlığın geçirdiği evrelerden bize kalıtım yoluyla geçen düşünme biçimi bizim kararlarımızı ve davranışlarımızı etkiler. Biz çoğu zaman yaşadığımız hayatın doğru ya da yanlışlarını dikkate alarak karar verdiğimizi ya da davrandığımızı düşünsek de bunun kökü çok eskilere dayanmaktadır.
Kararlarımızı ve davranışlarımızı etkileyen birçok değişken vardır.
Canlılar arasında insan dünyaya çok zayıf olarak gelir. İnsan doğduktan sonra ancak 12-18 ay sonrasında yürümeye, 18-50 ay arasında konuşmaya başlar. İnsanın hayatta kalması ve neslini sürdürmesi için aile bağının ve topluluk ruhunun güçlü olması gerektirir. Bu durum öncelikle kendimizi ve ailemizi düşünmemize yol açar. Bencil davranarak kendimizin ve ailemizin çıkarını merkez alırız. Zoolog Richard Dawkins tarafından Gen Bencildir (özgün adı: The Selfish Gene) kitabında bunu işlemiştir. Bir yardım yapacağımız zaman öncelikle kendi genlerimizdeki insanları esas alırız. Biyolojinin kodlarıyla hayatta kalmak ve nesli sürdürmek için oluşan bu süreçte düşünmememizi, karar almamızı ve davranmamızı beyin doğru bir tercih olarak kabul eder.
İnsan bugündeki bir avantajı gelecekteki daha fazla bir avantaja tercih eder. Bir atasözümüz var. “Eldeki bir kuş, daldaki iki kuştan iyidir. Daldaki iki kuşun durumu belirsizdir. "Yarınki kazdan bu günkü yumurta yeğdir." Eldeki olan şu andadır ve eldedir. 1972 yılında Stanford'lu psikolog Walter Mischel tarafından bir deney yapılır. Deneyde katılımcı çocuklara ödül olarak çikolata verilir. Eğer bu ödülü o anda tüketmez de belirli bir süre beklerlerse aynı ödülden bir tane daha kazanacakları söylenir. Bu süre içinde, araştırmacı odayı terk eder ve 15 dakika sonra geri gelir. Çocukların çoğu hiç düşünmeden çikolatayı yerken pek az bir kısmı ikinci çikolatayı bekler. İnsanlığın gelişim evresinde günü birlik yiyecek bulmak önemlidir. Sonraki gün için sonra düşünmek gerekir. Eldeki avantaja öncelik tanımamızın o günlerden geldiği düşünülmektedir. Beynimiz geçmişteki bir alışkanlığı sürdürürken bunun doğru bir tercih olduğunu düşünmektedir.
Çoğunluğun verdiği karar bize doğruymuş gibi gelir. Çünkü bilinçaltımızda atalarımızın bir araya gelme yeteneği sayesinde hayatta kaldığı gerçeği vardır. Gruplar oluşturan ilk insanların hayatta kalma ihtimalinin daha yüksek olması bizdeki sürü psikolojisini sağlamıştır. Biz “uydum kalabalığa” diyerek sonuçları kötü olsa bile “elle gelen düğün bayram” diyerek davranış geliştiririz. Siyasiler anket sonuçlarında kendilerini çoğunluk olarak gösterip bizim sürü psikolojimizi kendi lehlerine kullanmak isterler. Beynimiz çoğunluğun davranışını taklit ederek doğru karar verdiğini sanır.
Beynimiz kötü senaryo üretmeye daha çok eğilimlidir. Çünkü insanlığı gelişim evresinde insan ancak kötüyü düşünerek ayakta kalmayı sağlayabilmiştir. Uzak geçmiş dönemlerde bir çalıdan hışırtı gelmesiyle karşılaşan kişi öncelikle bunun vahşi ve tehlikeli bir hayvandan kaynaklandığı ihtimalini düşünerek hareket eder. Rüzgârdan oluşunu düşünemez. Çünkü bu ihtimal hayatını riske eder. Ayakta kalmamızı sağlayan kötü ihtimali önceleyerek düşünmek beynin doğru bir tercihi olarak kabul edilmektedir.
Kısaca kararlarımızın, tercihlerimizin çok akıllıca olduğunu düşünürüz ama genlerimize yerleşmiş eski davranışlarımızın bizi yönlendirdiğini fark edemeyiz. Karar verirken insanlık serüveninin etkisi vardır. Ancak insan sürekli değişiyor. Buradaki belirtilen hususlar genellemelerdir. İnsan farkındalık bilinciyle genetik ve kültürel etkileri minimize ederek kararlar verebilir.

 BEYİN ÜZERİNE NOTLAR-1

Ben beyni bir bilgisayara benzetirim. Bilgisayar benzetmesi üzerinden beyin üzerine bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Bunlar şöyle sıralayabilirim:
1-Bilgisayarımıza bir anti virüs programı yüklüyoruz. Beynimize de bir anti virüs programı yükleyebilir miyiz? Zararlı, bayat, bozulmuş, zehirli yiyecekleri yediğimizde midemiz kusuyor. Ama zararlı, miadı geçmiş, bozuk, zehirli düşünceleri, bilgileri aldığımızda beynimiz bir tepki veriyor mu yoksa sünger gibi çekip kabul mu ediyor? Cengiz Aytmatov, “Mide beyinden akıllıdır. Çünkü mide kusmayı bilir, beyin her pisliği yutar.” Diyerek bu gerçeğe vurgu yapar. Peki beynimizin zararlı bilgileri, verileri almaması için yani bir anti virüs programı yüklemek için ne yapabiliriz. Beynimize ilk defa aldığımız veri ve bilgileri beyin doğru veri kabul ediyor sonradan gelen veri ve bilgileri değerlendirirken ilk veri ve bilgileri esas alıyor. Bu nedenle beynimize veri ve bilgi alırken doğru kaynaklara, temel eserlere dikkat etmeliyiz. Önce doğruyu öğrenmişsek, sonradan gelen yanlışları bilebiliriz. Önce yanlışları öğrenmişsek sonradan gelen doğruları bilemeyiz. Farabî bu gerçeği veciz bir şekilde ifade etmiştir. “Evvela doğruyu bilmek gerektir; doğru bilinirse yanlış da bilinir ama evvela yanlış bilinirse doğru bilinmez.”
2- Bilgisayarda ön bellek ve hard disk vardır. Bizde de kısa süreli hafıza ile uzun süreli hafıza vardır. Kısa süreli belleğimiz önbelleğe, uzun süreli hafızamız hard diske tekabül eder. Bilgisayarda dosyaları sürekli açıp ön bellekte tutarsak bir süre sonra ekran donar ve bilgisayarın işletim sistemi ağır çalışmaya başlar. Beyin kısa süreli hafızada beş ile yedi arasındaki bilgiyi işleyebilir. Yeni bir bilgi gelince, bu bilgilerden birini atar. Bu kural aşılıp aşırı bilgi yüklenmesi durumunda beynimiz “servis dışı” olur. Unutkanlık başlar. Zihinsel olarak da durağanlık olur. Bu nedenle kısa süreli hafızamızda açık parantez bırakmamamız gerekir. Yani fatura mı ödenecek son günü bekleme, birine telefon mu edeceksin, et. Kısa süreli hafızada tuttuğun her bilgi zihnini meşgul eder. Parantezi kapat, rahat et.
3-Bilgisayarımızdan zaman zaman gereksiz bilgileri silerek temizleriz. Bilgisayarda dolaştığımız her yer hafızaya kaydedilir. Hafıza doldukça sistemde yavaşlama olur. Bu nedenle zaman zaman dolaştığımız yerlerdeki geçmişi sileriz. Disk temizleme ile de gereksiz yüklenen dosyaları sileriz. Peki biz de beynimizdeki gereksiz dosyaları silebiliyor muyuz? Başkalarına ve kendimize olan kızgınlıklarımız, kırgınlıklarımız, hasedimiz, kinimiz içimizde kirlilik ve yük oluşturur. Beynimizden bu kirlilikleri temizlememiz ve yükleri atmamız gerekir ki rahat çalışsın. Gücümüzün yetmediği ve değiştiremeyeceğimiz şeyleri Allah havale ederek içimizden atabiliriz. Kin, nefret, düşmanlık, haset gibi duyguları da sevgi ve affetmeyle temizlememiz mümkündür. Yoksa o kirlilik ve yükler hayatı çekilmez hale getirir.
4-Bilgisayarda bilgileri saklarken benzer sayfaları bir arada topluyor dosya adı veriyoruz. Gerekirse alfabetik sıraya koyuyoruz. Böylelikle aradığımız dosyayı rahatlıkla buluyoruz. Bir veriyi, bir bilgiyi sistematik bir şekilde hafızamızda dosyalarsak, rahatlıkla onu hatırlayabiliriz. Ama rastgele yükleme yaparsak unuturuz, bulmakta zorluk çekeriz. Örneğin bir sayfaya 50 noktayı rast gele koysak sonra bu noktalar sayfanın neresindeydi diye hatırlamaya çalışsak, hatırlamamız nerdeyse imkansızdır. Ancak noktaları bir eşkenar üçgene dağıtarak koysak, sonra onu rahatlıkla hatırlarız. Yani sistematize ederek öğrendiğimizde, öğrenirken bir usul oluşturduğumuzda onu özümsememiz ve hatırlamamız çok kolay olacaktır.
5-Bilgisayar yazılımını zaman zaman güncelleriz. Eğer güncellemezsek yeni programları çalıştıramayız. Biz de beynimizi güncelliyor muyuz? Yani çağın, zamanın yeni bilgilerini öğreniyor muyuz? Yoksa geçmişteki bilgileri sürekli tekrarlıyor muyuz? Nasıl ki güncellenmeyen bilgisayar yeni programları algılayıp çalışmazsa, yeni bilgilerle beynini güncellemeyen kişi de yaşadığı çağı algılayamaz. Bilimde, sanatta, edebiyatta, felsefede, teknolojideki gelişmeleri takip ederek beynimizi güncellememiz gerekir.
Beynimizle ilgili bilgisayar benzetmesi üzerinden daha çok çıkarımlar yapabiliriz. Şimdilik bu kadarla maksat hasıl oldu sanıyorum. Ancak şu unutulmamalıdır ki beyin bir bilgisayar değildir. Beyin bilgisayarı üretebilir. Bilgisayar beyni üretemez. Beyindeki 100 milyardan bir nöronu bile üretemez. Bilgisayarın zekâ yaşı sıfırdır. Bilgisayar hayal kuramaz, düş göremez. Veriden bilgi, bilgiden fikir üretemez. Sadece insan zihni tarafından yapılan programın dışında bir yetenek gösteremez.

 UN VER ŞEKER VAR O HALDE NİYE HELVA YAPMIYORUZ

Bir zamanlar mahkumlar tarafından yapılmış tespihler ve küçük boncuklardan yapılmış kuşlar, maket gemiler vs. olurdu. Bunlar bireysel hobi olarak yapılır, mahkûm yakınları tarafından dışarı çıkarılırdı. Mahkumların iş gücü potansiyeli heba olurdu. 1997 yılında mahkumların rehabilitasyonu, meslek edinmesi ve üretime katkıda bulunması maksadıyla “Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İşyurtları Kurumu” kuruldu. Kurumun üç amacı vardı.
1. Hükümlü ve tutukluların meslek ve sanatlarını koruyup geliştirmek.
2. Hükümlü ve tutuklulara bir meslek ve sanat öğretmek.
3. Ünitelerde üretilen ekonomik değerleri pazarlamak.
Bu kurumun mahkumlara kazandırdığı meslekleri, ekonomiye katkılarını ve başarılarını internetten öğrenebilirsiniz. İşyurtları satış mağazalarını dolaşarak bizzat görebilirsiniz.
Şimdi ben aynı mantığın ve başarının başka bir alanda farklı bir şekilde gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Her yıl hem özel hem kamu sektöründe binlerce kişi emekli olmaktadır. Bu kişilerin bir çoğu çalışma kapasitesine sahip ve tecrübeli meslek sahibi kişilerdir. Ancak yeni bir işyeri açmak ve para kazanmaktan ziyade hobi olarak, bir meşgale olarak oyalanacakları, üretecekleri bir alandan mahrumdurlar. Bu nedenle buradaki potansiyel heba olmaktadır.
Birçok emeklinin hem psikolojik sağlığını korumak hem de üretime katkıda bulunmalarını maksadıyla imkanlar sağlanabilir. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı Hayat boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü, Çalışma Bakanlığı, Mesleki Yeterlilik Kurumu, Büyükşehir Belediyeleri, İlçe Belediyeleri işbirliği yapabilir. Nitekim İşyurtlarında Milli Eğitim ve Çalışma Bakanlığı ile işbirliği yapılmaktadır.
Birinci Öneri Meslek ve sanat sahibi olan emeklilerin bu yeteneklerini kullanabilmelerine imkan sağlamak şeklindedir.
GÖNÜLLÜ HOBİ ATÖLYELERİ
Hedeflenen Amaçlar:
1- Her yıl hem özel sektörden hem de kamu sektöründen tecrübe sahibi binlerce kişi emekli olmaktadır. Bu kişilerin birçoğu ekonomik bir gelir elde etmekten ziyade kendilerini yormayacak, ruh ve beden sağlığını korumak için meşgaleye ihtiyaçları vardır. Hobi atölyeleri bu ihtiyacı karşılayacaktır.
2- Bir meşgalesi olmayan, ama kahvehane alışkanlığı vs olmayan emekliler atıl katıldıkça hem aile içindeki huzurları kalmamakta, hem de boşluğa düşmektedir. Bir işe yaradığını ve hala insanlığa faydalı olduğunu düşünmek onların mutluluğuna katkı sağladığı gibi tecrübelerini gençlere aktararak tecrübeleri boşa gitmeyecektir.
3- Emekliler hobi atölyesine gidip gelmeleri nedeniyle hayatın dışında kalmayacak, sosyal etkileşimde rol alacaklardır.
4- Gençler kendilerine uygun olarak hobi atölyesinde yeni bilgiler ve yetenekler kazanabileceklerdir. Hobi Atölyeleri gençlerin ruh sağlığına, motivasyonlarına ve iş imkanlarına yardımcı olacaktır.
Bir söz vardır. “Yaşlılar yapabilse, gençler bilebilse” Hobi atölyeleri yaşlıların tecrübeleriyle gençlerin enerjisini bir araya getirme projesidir. Böylelikle tecrübe bilgi, görgü aktarımında sinerjik bir başarı elde etmek mümkün olacaktır.
Etkinlik Önerisi:
1-Gönüllü Hobi atölyeleri Belediyelerin (Çalışma Bakanlığı da olabilir) organizesinde gönüllülük esasına göre oluşturulan bir organizasyondur. Belediyeye (kamuya ait) ait atıl binalar ya da kirası çok düşük binalar bu iş için tahsis edilebilir.
2- Çalışma Bakanlığı Mesleki Yeterlilik Kurumuyla iş birliği yapılarak Hobi Atölyelerinde verilmesi istenilen meslekler ya da hobiler konusunda bir çalışma yapılabilir. Örneğin, yazarlık kursu, tiyatro kursu, kişisel gelişim kursu, proje hazırlama kursu vs. Bunlar belirlendikten sonra bu alanlarda gönüllü olarak etkinliklere katılacak ders verecek kişilere duyuru yapılır.
3-Hobi Atölyelerinde ders alabilecek kişilere de duyuru yapılır. Durumları değerlendirilir.
4-Belediye (ya da kamu kurumu) eğitimcilerin yol parası, yemek parası gibi asgari giderlerini karşılayabilir. Esas olan gönüllü hizmettir. Bu faaliyetin bir iyilik hareketi olarak ortaya konması esastır.
5-Başlangıçta pilot bir uygulama yapılır. Sistem oturdukça yaygınlaştırılır.
(Böyle bir organizasyonda ben gönüllü olarak görev alabilirim)
İkinci öneri hobi anlamında bir meslek ve sanat öğrenmek isteyen emeklilere yöneliktir.
EMEKLİLER HOBİ ATÖLYELERİ
Hedeflenen Amaçlar:
1- Emekli olmuş, ancak hem kendini geliştirmek hem de zaman geçirmek için açılacak hobi atölyelerinde bir şeyler üretmek.
2- İş yurtlarında nasıl ki mahkumlara meslek ve sanat öğretmek böylelikle onları hem rehabilite etmek hem üretime katkı sağlamak mümkün oluyorsa aynı şekilde emekli olmuş ama bir riske girmeden çalışmak isteyen emeklilere de böyle bir organizasyon yapılabilir.
3- Burada üretilen ürünler Belediyenin satış yerlerinde ucuz bir şekilde halka arz edilebilir. İş yurtları benzeri bir pazarlama mümkün olabilir. Böylelikle âtıl iş gücü ve üretme gücü aktive edilebilir.
Etkinlik Önerisi:
1- Bu konu projelendirilerek, internet üzerinden duyuru yapılıp önce emeklilerin potansiyelini belirlemek gerekir. Sonra bunlar üzerinde çalışarak hangi alanda hobi atölyesi açılacağı kararlaştırılabilir.
2- Bu konuda yine Belediyelere ya da kamu kuruluşlarına ait âtıl binaları kullanılabilir. İş yurtları Genel Müdürlüğü ile iş birliği yapılabilir.
4- Başlangıçta küçük çapta pilot bir uygulama yapılabilir. Talep arttıkça geliştirilebilir.
Şimdilik bu düşünce sadece bir taslaktır. Ama bu konuda adım atılacak olursa olgunlaştırıp mevzuatı oluşturulabilir. Nasıl ki İşyurtları kurumu atıl olan hükümlü ve tutukların meslek ve sanat potansiyelini aktive edip faydalı bir üretime ve istihdama dönüştürmüşse aynı şey potansiyel olarak emeklilerde de mevcuttur, istenirse aktive edilebilir. Benden düşünmesi.

 HAYIR DİYEMEMENİN YAN ETKİLERİ

Çoğu kez hayır diyemediğimiz için başkalarını memnun ederiz,ama iç dünyamızda aşınmalar yaşarız, yansıtamadığımız öfkeler biriktiririz.
Çoğu kez hayır diyemediğimiz için yaptığımız fedakarlıklar bizim zorunlu görevimizmiş gibi algılanır, bir kıymeti de olmaz.
Çoğu zaman hayır diyemediğimiz için samimi, ilkeli ve tutarlı bir kimlik ve kişilik oluşturamayız
Çoğu zaman hayır diyemediğimiz için gereksiz telaşelerimiz ve yorgunluklarımız olur. Reşat Nuri Güntekin bunu güzel ifade etmiş. ““Biz, hayır demeyi, işim var demeyi, olmaz demeyi beceremeyen insanlarız, yorgunluğumuz bitmez bizim."
Çoğu kez hayır diyemediğimiz için özellikle gençlik döneminde kötü alışkanlıklar ediniriz.
Çoğu kez hayır diyemediğimiz için zamanımızı yönetemeyiz.
Çoğu kez hayır diyemediğimiz için düşünür olamayız, mucit olamayız,
Çoğu kez hayır diyemediğimiz için başarılı olamayız.
Peki neden hayır diyemiyoruz? Tamamen irade zaafiyetimizden mi kaynaklanıyor. Elbette ki hayır.
Toplumda hayır sözü uyumsuz bir tavır olarak algılanır. “Hıyaroğlu olma, uyaroğlu ol” diyerek hayır dememiz önlenir.. Biat etmemiz istenir. Hayır demek kimlikli ve kişilikli bir davranıştır. Ama bilinçaltımıza hayır dersen zarar görürsün işlenir.
Diğer taraftan küçükken her hayır dediğimizde cezalandırılırız. Hayır dememeyi, uyum sağlamayı, itaat etmeyi, biat etmeyi böylelikle risk almamayı ve kolaya kaçmayı öğreniriz.
Hayır dediğimizde sevilmeyeceğimizi, dışlanacağımızı düşündüğümüzden evet demeyi tercih ederiz. Ancak böylelikle sosyal olabileceğimizi, sosyal kabul göreceğimizi varsayarız.
Toplumsal kültür olarak bize itaat eden, bize biat eden, hayır demeyen kişileri hep iyi insanlar olarak tanımlarız. Dolayısıyla hayır deme direncimiz sosyal baskıyla ortadan kaldırılır.
Toplumda hayır diyen “Doğrucu Davut” diye asi ve gülünç gösteriliyorsa sürekli “evet efendim” diyen insanlar makam sahibi oluyorsa, hayır diyebilmek cesaret, asalet, feraset, fazilet gerektiriyorsa hayır demek hem çok özellik istiyor hem de hem de bedeli çok ağır oluyor. Böyle bir ortamda hayır diyebilme özelliği nasıl gelişebilir?
Peki hayır demeyi nasıl geliştirebiliriz?
Öncelikle hayır diyebilmek bize kişilik, başarı ve zaman kazandırıyor. Bunun farkında ve bilincinde olmamız gerekir.
Başarı olmak odaklanma ile çok yakından ilgilidir. Apple Computer, Inc.'ın kurucusu Steven Paul Jobs, “"Odaklanmak tamamen hayır demeyi bilmekten geçer." Diyerek bu konuya işaret etmiştir.
Mutluluk dediğimiz şey de iç dünyamızla dış dünyamızın uyum içinde olmasıyla mümkündür. Roman yazarı Paulo Coelho; “Başkalarına evet derken kendinize hayır demediğinizden emin olun.” Diyerek başkalarına evet derken kendimize hayır deyip kendimizi mutsuz edeceğimizi vurgulamıştır.
Hayır diyebilmek için ilkelerimizi belirlemek ve başkalarının içimize sindiremediğimiz tekliflerine karşı ilkemizi onlara bildirmek gerekir.
Zaman bakımından uygun olmayan teklifler karşısında ise teklif için muhataba teşekkür edip bir alternatif sunmak doğru olur. Örneğin ertesi günü sınavınız var. Ama arkadaşınız o akşam beraber sinemaya gitme teklif ediyor. Teklif için teşekkür etmek, mazereti bildirmek ve sizin için de uygun olan bir zaman için sinemaya gitmeyi teklif etmek daha doğru olur.
İlkelerine, alternatif tekliflerine karşılık sizi zora sokacak ısrarlarla karşılaşıyorsanız o insanlarla irtibatı kesmeniz çok daha hayırlı olur kanaatindeyim.
Yazıyı bir fıkra ile bitirmek istiyorum.
İki arkadaş bir nehrin kenarında piknik yaparken, nehrin aşağı ucunda bir kişinin sürekli “hayır!” hayır!” “hayır!” diye akan suya bağırdığını görmüşler.
Biri diğerine sormuş; “Niye bu kişi böyle bağırıyor?”
Öbürü o kişiyi tanıyormuş, durumunu açıklamış.
“O kişi kronik bir bürokrat. Yıllardır. ‘Evet efendim’ ‘Evet efendim’ diye diye psikolojisi bozulmuş. Başvurduğu psikolog da ona terapi olarak sürekli “hayır!” “Hayır!” "Hayır! diye bağırmasını öğütlemiş.

 FARKINDA MIYIZ?

Hayatımızda neleri bildiğimiz, neleri bilmediğimiz ve neleri öğrenmemiz gerektiğinin farkında mıyız?
**
Zamanın rüzgâr gibi geçtiğini, zamanı yararlı işlerle ya da boş şeylerle geçirmemize göre hayat kalitemizin oluşacağının farkında mıyız?
**
Yeteneklerimiz nelerdir? Potansiyelimizin ne kadardır? Yetenek ve potansiyelimizin ne kadarını kullandığımızın farkında mıyız?
**
Hayatımızın bir amacı var mı? Yoksa gelişine göre mi yaşıyoruz, bunun farkında mıyız?
**
Zor zamanlarımızda karşımıza bir Hızır çıkmasını bekleriz, ancak bunun zor zamanlarında başkalarına bizim Hızır olmamıza bağlı olduğunun farkında mıyız?
**
Ekmeden biçmeye kalktığımızda, orağı boşa sallayacağımızın farkında mıyız?
**
Bilgili olmamıza başkası değer vermese de kendimizi değerli yaptığının farkında mıyız?
**
Bildiğimizi bilmekle bilgili, bilmediğimizi bilmekle bilge olacağımızın farkında mıyız?
**
Başkalarını sevme ve tanıma yolunun öncelikle kendimizi sevme ve tanımadan geçtiğinin farkında mıyız?
**
Saygınlığımızın, bizim saygılı davranmamıza bağlı olduğunun farkında mıyız?
**
Anlamlı bir fedakarlıkla anlamsız bir feda olmak arasındaki farkın farkında mıyız?
**
Dış güzelliğimize gösterdiğimiz özen kadar en iç güzelliğimize de en az o kadar dikkat etmemiz gerektiğinin farkında mıyız?
**
İç dünyamızın ancak nezaketli davranışlarla bir hediye paketine dönüşeceğinin farkında mıyız?
**
Hemen başkalarını yargılamak yerine öncelikle empati kurarak onu anlamak gerektiğinin farkında mıyız?
**
Başkalarının ehliyet ve liyakatini eleştirirken, biz yaptığımız işte ne kadar ehliyetli ve liyakatli olduğumuzun farkında mıyız?
**
Herkesten güven beklerken, biz ne derecede güvenilir insan olduğumuzun farkında mıyız?
**
Söz ve davranışlarımızla hayata ne kadar katma değer sağlıyoruz? Ürettiğimizden daha çok tükettiğimizin farkında mıyız?
**
Güzel şeyleri paylaşmanın bir erdem olduğunu biliyoruz. Peki, bu yazı dahil olmak üzere güzel bulduğumuz şeyleri ne ölçüde paylaşıyoruz, bunun farkında mıyız?

 KAFAMIZA GÖRE GİDİYORUZ

Temel köyde bir cenazeye katılmıştı. Yanında arkadaşı Dursun vardı.
Temel’e sordu:
-Hayat nasıl gidiyor?
-Kafamıza göre gidiyoruz ya, işte. Onun için iyi gidiyor.
-Nasıl yani?
- Köyden insanlar üç türlü gider: Jandarmayla gidenler, imamla gidenler, kafalarına göre gidenler. Jandarmayla gidenler bir gün dönerler ama ne zaman dönecekleri belli olmaz. İmamla gidenler bir daha geri dönemezler. Kafalarına göre gidenler ise kafalarına göre dönerler. Sorun yok yani.