11 Eylül 2018 Salı

"KİM NE YAPARSA KENDİNE YAPAR"

"KİM NE YAPARSA KENDİNE YAPAR"
Yaptığımız iyilik ve kötülük bumerang gibidir, döner bizi bulur. Bu nedenle kötü olmak akıllı işi değildir.
Hindistan'da hüküm süren Moğol İmparatoru Akbar’la (1542-1605) ilgili bir hikaye anlatılır.
Akbar’ın sarayında en iyi ressam, en iyi şair, en iyi müzisyen, en iyi filozof gibi en iyilerden oluşan dokuz üyeli özel bir meclis varmış.
Bu üyelerden mizah yeteneği üstün Birbal isimli kişi imparatorun hoşuna gitmeyen bir şey yapmış. İmparator onu çok sevmesine rağmen kurala aykırı hareket ettiği için tokat atmaktan kendini alamamış.
Birbal tokatla şoke olmuş, ancak hemen en yakınındaki kişiye kendisi de bir tokat atmış. Adam şaşırınca “durma sende devam ettir” demiş.
Gece Akbar uyumak için yatağa yattığında eşi bir tokat atmış. Akbar ne oluyor diye sorduğunda “Akbar’ın başlattığı bir oyun diye şehirde herkes birine tokat attı. Ben de sana atarak çemberi tamamlamış oldum.” demiş.
Ertesi gün Birbal, Akbar’a sormuş “Tokatı mı aldın mı?”
Akbar’ın yönettiği devlet hoşgörüyle kurulup bağnazlıkla yıkılmıştır.
Zilzal suresinde geçtiği üzere, “Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.” Şeklinde ilahi bir ikazın muhatabıyız.
Bir Afrika atasözü var. "Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerimizden sorumluyuz. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir."

24 Ağustos 2018 Cuma

DİNÎ İNANIŞ MI SEKÜLER ANLAYIŞ MI? NEREDESİN AHLÂK?


Son zamanlarda yayımlanan ve popüler kitaplarda   siyasi güç üzerinden ahlaki dejenarasyon işlenmektedir.
Ahlakı din kökenli ahlak ve seküler ahlak olarak ikiye ayırıp sonra siyasi gücü nirengi noktası kabul ederek birinin doğruluğuna karar vermek beraberinde bir çok yanlışı getirir. Çünkü ahlak bu ikili ayrıma sığmayacak kadar geniş olup sadece siyasetle test edilerek, doğrulanacak bir olgu değildir.
Ahlaki yozlaşmanın köklerini sosyo kültürel yapının içinde aramak gerekir. Toplumsal zihniyetin elverişli olmasıyla yozlaşma, bir virüs gibi yayılır. Sosyo kültürel yapıya ayna tutmak kolay değildir. Çünkü böyle bir durumda eleştirdiğimiz konunun içine kendimizi de almak gerekir. Oysa tüm günahı siyasi bir kuruma yüklediğimizde, kendimizi temize çıkarır muhalif olduğumuz siyaseti dileğimiz gibi kötüleyecek kolaycı ve ucuz bir yol seçmiş oluruz.
Sosyo-kültürel zeminde ahlaki yozlaşmanın benim penceremden şu tespitleri yapabilirim.
1-Doğruları bildiğimiz halde yapmıyoruz. Neden yapmadan sorusuna karşılık ise cevabımız hazırdır. “Teori başka, pratik başka” bu durum berbareinde iki yüzlülüğü getiriyor. Doğruyu bildiği halde yapmayan kişi kendi kendine karşı çifte standartlıdır. Doğruları nutuk atarken, sohbet ederken, yazarken kullanmak ama hayatımızda uygulamamak ahlaksızlığın önemli nedenlerindendir. Bu durum riyakarlıktır.
2-Bilinçaltında kodladığımız ve bizde utanç duygusunu ortadan kaldıracak basma kalıp atasözlerimiz vardır. “Bal tutan parmağını yalar.” “Çeşme akarken testini doldur.” “Rüzgar varken harmanını savur.” “Gemisini yürüten kaptan” “Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” “Yalandan kim ölmüş” gibi sözler opürtünist, çıkarcı, fırsatçı davranmayı bir akıllılık bir uyanıklık olarak gibi göstermektedir Bu durumda doğru ve dürüst olmak saflık,budalalık aptalık olarak algılanacaktır.
3-Sadece hafızaya yönelik eğitim en kutsal değerleri bile ezberletmekte ancak felsefi olarak irdelenip bir mantıkla içselleşmemektedir. Ahlaki ilkeler bir nasihat tarzında olup muhakememize zekamıza işlenmiyor emanet cümleler olarak kalıyor. Arka planında muhakeme ve zeka olmayan kavramların içi boşaltıldığında kişiler farkına varmıyor. Zihinde, yürekte kökü kalmayan doğruluk, dürüstlük, erdem gibi kavramlar sadece dillerde dolaşmaktadır.
Sokrates “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez” demekle hayata dair kavramların irdelenmesi üzerinde durmuştur. Ezberci bir anlayışla öğrenilen şeylerin hayata bir anlam katmadığını ifade etmiştir.
4- Yunus Emre “Bu dünya dopdolu kalleş/Her birinden bir taş gelir” derken Toplumda yaygın olan arkadan vurma, arkadan konuşma, pusu kurma, kumpas kurma gibi kalleşçe gibi ahlaksızlıktan yakınmıştır.
Çetin Altan bir yazısında doğu toplumlarında pusu kültürü, batı toplumlarında duello kültürünün yaygın olduğunu belirtmişti. Pusu kültürü gizli ve arkadan duello kültürü açık ve önden yapılan bir mücadele biçimidir.
Batı toplumu kalleşliği hoş görmemiş, Sezar’ı arkadan vurarak ölümüne sebep olan Brütüs’ü kötülüğün, kalleşliğin simgesi olarak olarak etiketlemiştir.
5-Bir toplumun ahlakını ölçmek için o toplumda hangi rol model yani örnek alınan kişiler kimlerdir ona bakmak gerekir. Bir toplumda bilgili, kültürlü, şerefli, erdemli insanlar mı daha çok itibar görüyor ya da bu özelliklere sahip olmayan zengin, makam sahibi, şöhret sahibi insanlar mı itibar görüyor? Eğer bazı değerler bir yerde saygı ve itibar görmüyorsa oradan göç eder. Ya da yaşayamaz orada ölür.
Rol modellerini ahlaki değerlerden yoksun ama egemen, zengin insanlardan seçen toplumlar ahlaki yozlaşma konusunda kimseyi suçlamamalıdır.
Seneca (MÖ 4-MS 65) bir rivayete göre Neron’a karşı düzenlenen bir suikast girişimine onun da adı karıştığı için, İmparator tarafından ölüm emri verildi. ölüm seçeneği sunulan ancak vasiyetname için zaman verilmemiş olan Seneca Eşine ve çocuklarına şöyle demiş. “Üzülmeyin, size maddi zenginliklerden daha değerli bir şey olan şerefli ve erdemli bir hayat bırakıyorum”
Şerefli ve erdemli bir hayat gibi zenginliği günümüzde kim istiyor düşünmek gerek.
6-Ahlak konusunda semavi dinler veya evrensel değerler gibi aklı selim insanlarca doğruluğu üzerinde genel kabul görmüş ilkeler yerine siyasi ölçütleri kullandığımızda tüm değerler alt üst olmaktadır.
Bir şey ahlaken ya da din tarafından yanlış bulunduğu halde egemen siyasetçilerce yapıldığı takdirde adeta toplumsal bir meşruiyet kazanmaktadır.
Geçmişimizde siyaseten katl diye bir müessese var. Fatih Sultan Mehmet yayımladığı bir fermanda “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem için katletmek münâsibdir” demiştir.
Bir toplumun aşırı politize olduğu ve egemen siyasetçilerce yapılan her şeyin toplumca kabul gördüğü yerde ahlaki ilkelerden bahsetmek güçtür.
7-Bucle “Toplum suçu hazırlar suçlu işler” der. Yıkılanı tepeleyen, yukarı çıkanı alkışlayan bir toplumda zimnen güçlü olan her zaman haklı anlamına gelir.
Önemli göreve gelenlere uzun sürelerde kutlama ziyaretleri olur. Herkes bir yakınlık kurmaya,çalışır.
Bir gün önemli bir göreve gelen arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Odası çiçek dolmuştu. Sekreterin odası da dolmuştu. Bir kısım çiçekleri de koridora koymuşlardı. O an şunu merak ettim. Bu kişi görevden alınınca acaba kaç kişi gelip ziyaret edecek ya da o haline duygudaşlık yapacaktır. Bir düşmeye gör. “Yıkılan ağaca balta vuran çok olur”
Velhasılı kelam ahlaki yozlaşma toplumun kültürel ortamı elverişli ise ivme kazanır. Siyaset bu kültürün unsurlarından biridir tamamı değil.

23 Ağustos 2018 Perşembe

DOĞRU ANLAMLANDIRMAK

DOĞRU ANLAMLANDIRMAK
Marquez’in oğlu Rodrigo Garcia İngiltere’de okumaktadır. İngiliz edebiyat öğretmeni öğrencilere Marquez’in “Albaya Mektup Yok” isimli romanını okumalarını istemiş, ayrıca kitabın kapağındaki “horoz” resminin ne anlama geldiğini sormuş.
Öğrenciler, horoz resminin devrimi simgelediğini söylemişler. Horozla devrim, devrimciler üzerine bağlantılar kurarak açıklamalar yapmışlar.
Marquez’in oğlu ise “Hiçbir şey ifade etmiyor. Bildiğiniz horoz kafası işte” diye cevap vermiş. Marquez’in oğlu olduğunu bilmeyen edebiyat öğretmeni Rodrigo Garsia’ya hem kızmış hem de zayıf not vermiş.
Rodrigo durumu babasına bildirmiş. Marquez okula bir mektup göndermiş, mektupta durumu açıkladıktan sonra, “ Kitabın kapağını hazırlayan kişi nasıl bir devrimcilik buldu, nasıl bir kanıya vardı da bunu kapağa yansıttı gerçekten bilmiyorum. Kitabı dikkatli okusaydı eğer horoz başının romanın sonunda albayın çorbasında yüzdüğünü öğrenecekti” demiş.
İdeoloji, siyasi düşünce insanlarda ön yargı oluşturmakta, ön yargı referansıyla yapılan değerlendirmeler ise yanlış olmaktadır.
Bu durum benim de görev alanımla ilgi bazı çağrışımlara yol açtı.
“Dinleyin ki öğrenesiniz” sözüme, “bize cahil demek istiyorsun” diye karşılık öğrenciler var.“Ezberci bir eğitimle ülke gelişmez,” sözümü “Siz ülkemizi kötülüyorsunuz” diye karşılık veren öğrenciler var. Birçok sözümü şerhetmek zorunda kalıyorum.
Acaba "bende mi bir sorun var" diye düşünürken, eğitimle ilgili olarak geçen yıllarda ajanslara düşen haber konuyu açıklıyor sanırım.
“Üç yılda bir yapılan ve uluslararası eğitim ölçme
değerlendirme sistemi olarak adlandırılabilecek PISA (The P rogramme for I nternational S tudent A ssessment) 2012 sonuçlarına göre; Türkiye 65 ülkeden 15 yaşındaki öğrencilerin katıldığı araştırmada, matematik, fen ve okuma-anlama beceri düzeyleri konusunda OECD ortalamalarının gerisinde kaldı. Genel ortalama olarak 45. Sıradayız. Okuduğunu anlama bizde ciddi bir sorun.”
Okuduğunu anlamakta zorluk çeken, dinlediğini doğru değerlendirmekte zorluk çeken bir nesille karşı karşıyayız.
Cahillerin en tipik özelliği, kişilerin cehaletini fark etmemesi, kabul etmemesi ve tepkisel özellik göstermesidir.
Eğitimi yeniden gözden geçirmemiz şart. Aksi takdirde bu insan kalitesiyle ne huzur, ne refah ne de gelişmişlik kaydedemeyiz.

SİHİRLİ MÜHÜR

SİHİRLİ MÜHÜR
Yaşlı bir müfettişle sohbet ederken şöyle söylemişti. “Müfettiş üç Ç bir M ye dikkat etmelidir.” Sihirli bir formül gibi kısaltılmış bu harfleri açmasını istemiştim. Devam etmişti. “Bir müfettiş Çantasına, Çekine ve Ç.küne dikkat etmeli. Ha bir de Mührüne” diye tamamlamıştı.
Müfettişin biri mührünü kaybetmiş. Ancak nerede kaybettiğini hatırlamıyor. Kurul Başkanlığına dilekçe vermiş. Dilekçede, “İzmir’e teftişe gittiğimde Alsancak’tan Karşıyaka’ya vapurla geçerken çantamdaki evraklara gözatayım diye düşündüm. Ancak evrakları çantadan çıkarırken içindeki mühür sıçrayarak denize düştü. Arzederim” diye bildirimde bulunmuş.
Daha sonraki bir zaman diliminde bahse konu mühür kurum içinde bulunarak Kurul başkanlığına teslim edilmiş. Kurul Başkanı müfettişe gönderdiği yazıda şöyle demiş. “İzmir’de denize düşen mühür, bu sabah Ankara kıyılarında sahile vurmuştur. Gelip mührü teslim almanız rica olunur.”

NEREDEN BİLİYORSUN?

NEREDEN BİLİYORSUN?
İlkokulda din dersi öğretmeni ders anlatıyordu. Ders esnasında birden bire hapşırdı. Öğrenciler hep bir ağızdan “Çok yaşa öğretmenim!” dediler.
Din dersi öğretmeni biraz da kızgın bir ifadeyle, “Allah'ın işine karışmayın. İnsanın nefesi sayılıdır. Allah, ‘çok yaşa’ demenizle nefes sayısını artırmaz” dedi.
Kısa bir sessizlik oldu. Öğrencinin biri söz aldı: “Nereden biliyorsunuz öğretmenim. Allah sizi muhasebeci mi tuttu?”dedi.

HUKUKİ VECİZELER

HUKUKİ VECİZELER
İnsanlık, tarih boyunca tecrübelerini söze dökerek kural haline getirmiştir. Bunların bir kısmı hayatın verdiği derslerden, bir kısmı ise ilahi buyruklardan oluşur. Anonimleşmiş hukuki vecizeler özellikle yazılı kuralların çok yaygın olmadığı dönemlerde bir çeşit atasözü gibi insanlara yol gösterici rol oynamıştır.
Aşağıda paylaştığım, bir kısmı Mecelle’den bir kısmı ise kadim kültürlerden ve Roma Hukuku ilkelerinden süzülüp gelen sözler, bizim için hala yol gösterici ışıklı levhalar gibi yolumuzu aydınlatıyor.
.
Bunlar insanlığın ortak tecrübeleridir. Hukukçu olmasanız bile bu genel kurallarla bazı şeyleri anlamanız ve çözmeniz mümkündür. Bu sözler insanları belli bir şekilde davranmaya yöneltmektedir. Karar verirken, davranırken işimizi kolaylaştırmaktadır.
MECELLE'DEN
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
** **
Zamanların değişmesiyle, hükümlerin de değiştiği inkar edilemez.
** **
Sükut edene bir söz nisbet edilmez, lakin hacet (konuşması gereken yerde) anında sükut beyandır.
** **
Batınî işlerde bir şeyin delili, o şeyin makamına kaimdir. (işin gerçeğinin bilinemediği durumda görünüşe ile hükmolunur.)
** **
Tevehhüme itibar edilmez. (Vehimle hareket edilmez, doğru ve gerçekçi düşünce gerekir.)
KADİM KÜLTÜRLERDEN VE ROMA HUKUKUNDAN
Olaya gerçekleştiği andaki hüküm uygulanır.
** **
Herkese kendini savunma imkanı tanınmalıdır.
** **
Benzer durumları eşit biçimde hükme bağlamalıdır.
** **
Olaylar varsayılmaz, kanıtlanır.
** **
Kuşkulu durumlarda özgürlüklerden yana olmalıdır.
** **
Haksızlık haksızlığı mazur göstermez.
** **
Hukukun ilkeleri şunlardır: şerefli yaşa, kimseye zarar verme, herkese hakkını ver.
** **
Kimse hukuksal korunmadan mahrum edilemez.
** **
Çağrılmaksızın ve dinlenilmeksizin kimse mahkum edilemez.
** **
Kimse kendi davasında yargıç olamaz.
** **
İyi şeyler gerçekleşsin diye kötü şeyler yapma.
** **
Hukuk iyilerin ve doğruların sanatıdır.
** **
Herkese hakkını tanımak adaleti sağlar.
** **
Toplum olan yerde hukuk da vardır.
** **
Anlaşmazlıkların sona ermesi toplumun yararınadır.
** **
Toplum, başvurulması kaçınılmaz bir hukuk kaynağıdır.
** **
Hukuk adaleti hedef alır.
** **
Kanun önemsiz şeylerle uğraşmaz.
** **
Dünyanın yıkılmaması için adalet sağlanmalıdır.
** **
İyi niyet karinedir.
** **
Kanunun yasak etmediğini dürüstlük yasak eder.
** **
Kamu hukuku kişilerin anlaşmasıyla değiştirilemez.
** **
Kanun geriye değil, ileriye yönelir.
** **
Sonraki kanun öncekini yürürlükten kaldırır.
** **
Kanunun lafzından uzaklaşılmamalıdır.
** **
Bir kanunun kelimelerine dayanarak kanunun amacından ayrılan kimsenin kanunu ihlal ettiği kesindir.
** **
Mantığı kanunun ruhudur, kanunun mantığı değişirse kanun da değişir.
** **
Kanun amaçlarına uygun olarak yorumlanmalıdır.
** **
Bir kanunun amacı ortadan kalkarsa, kanun da kalkmalıdır.
** **
Çoğu yapmasına müsaade edilen kimse azı da yapabilir.
** **
Hakkaniyet kanundan sonra gelir; kanunun çözüm getiremediği durumlarda hakkaniyete bakılır.
** **
Hiç kimse dava açmaya zorlanamaz.
** **
Mahkeme kararı etkili olmalıdır, uygulanmalıdır.
** **
Bir talep hakkı olmaksızın dava açan kimse mahkemenin eşiğinden geri döner.
** **
Cezalandırmama daima daha kötü fiillere davetiye çıkarır.
** **
Cezaevinin kapısını ancak kanun açar.
Bu sözlerin bizde atasözü olarak hep karşılığı vardır. Başka bir yazıda bu konuyu inceleyeceğim.

BİRBİRİNE KARIŞTIRDIĞIMIZ KAVRAMLAR

BİRBİRİNE KARIŞTIRDIĞIMIZ KAVRAMLAR
Etik-Ahlak
Çoğu zaman günlük hayatta etik ve ahlak kavramlarını birbirinin yerine ikame kavramlar olarak kullanırız. Oysa bu iki kavram birbirinden farklı anlam taşır.
Etik Fransızca bir kelimedir. Töre bilimi, çeşitli meslek gruplarının uyması gereken davranışlar bütünü, ahlak felsefesi anlamlarında kullanılır.
Ahlak ise Arapça bir kelimedir. Bir kişinin toplum içinde uyması gereken davranış biçimleri ve kuralları ile, huy, karakter anlamlarında kullanılır.
Günümüzde kullanılan, “Senin bu yaptığın etik değil” klişesinde etik doğru anlamıyla kullanılmamaktadır. Burada “Senin bu yaptığın ahlaki bir davranış değil” demek gerekir.
Mevhum-Mefhum
Mevhum Arapça’dan dilimize geçmiş bir kelimedir. Vehim kökünden türetilmiştir, Mevhum; gerçekte olmayıp var sanılan, sanal, var diye düşünülen, kuruntuya dayanan anlamında kullanılır.
Mefhum, dilimize Arapça’dan geçmiş bir kelimedir. "Fehim" kökünden gelir. Anlayış, kavrayış anlamındadır. Mefhum kelimesine karşılık olarak kavram kelimesini kullanıyoruz.
Mevhumla mefhumu birbirine karıştırmak ciddi anlam bozukluğuna yol açabilir.
Dava-Mahkeme
Dava; korunmanın bir hüküm ile sağlanması için yargı organlarına başvurmadır. Dava açmak, davaya bakmak, davayı kazanmak, davayı kaybetmek gibi çeşitli şekillerde dava kavramını kullanırız.
Mahkeme ise yargı mensuplarının yargı görevini yerine getirdikleri yerdir. Yargı evidir. Mahkeme kavramını yargının yapıldığı yer, bina anlamında kullandığımız gibi yargılama anlamında da kullanmaktayız.
Günlük hayatta çoğu zaman çok zaman dava yerine mahkeme kavramını kullanırız. Bu durum anlam bulanıklığına yol açar. Örneğin “Sana karşı mahkeme açarım” olmaz. Burada mahkeme yerine dava olması gerekir.
Mahkeme-Muhakeme
Mahkeme; yargı mensuplarının yargı görevini yerine getirdikleri yer. Yargı evidir.
Muhakeme ise yargılama kavramına karşılık olarak kullanılmaktadır. Bu kavramı muhakeme etmek, muhakeme usulü gibi değişik şekillerde kullanılırız.
Çoğu zaman mahkeme ile muhakeme kavramları birbirine karıştırılmaktadır. Örneğin mahkeme açmak tabiri kullanılamaz. Muhakeme açmak denilebilir. En doğrusu dava açmak tabirini kullanmaktır.
Dava dilekçelerinde sonuç kısmında “vekalet ücreti ile mahkeme masraflarının karşı tarafa yükletilmesine” şeklinde talep olur. Buradaki ifadenin mahkeme masrafları değil, muhakeme masrafları ya da yargılama masrafları şeklinde olması gerekir. Yoksa mahkemenin bina masrafları vs. de anlaşılabilir.
Maiyet-Mahiyet
Maiyet, üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler anlamındadır. Yüksek makamlı bir devlet memurunun yanında görev yapan memurlara maiyet memuru denmektedir.
Mahiyet ise nitelik, vasıf, öz, asıl, esas anlamındadır.
Günlük konuşmalarda ve yazışmalarda bu iki kavram çoğu zaman birbirine karıştırılır.
Mahzur-Mahsur
Mahzur sakınılacak, yön, sakıncalı dilimize Arapça'dan geçmiştir. Kelimenin kökü "hazer", yani çekinme, sakınma anlamındadır.
Mahsur da dilimize Arapça’dan geçmiştir. Muhasara edilmiş, kuşatılmış, sarılmış, çevrilmiş anlamındadır. Kelimenin kökü “hasr” dan geliyor. Çoğu zaman bir yerden çıkamamak, kuşatılmak, sarılmak olarak kullanılır.
Şifaî-Şifahî
Şifai; bedensel veya ruhsal bir hastalığın son bulması, hastalıktan kurtulma ve iyileşmeye ilişkin bir kavramdır.
Şifahi Arapçadan dilimize geçen bir kavramdır. Kavramın kökü Arapça “şifah” tan (ağız) gelir. Şifahînin Türkçe karşılığı sözlüdür.
Günlük hayatta farkında olmadan şifahi yerine şifai kavramı kullanılmaktadır. Anlamları birbirinden tamamen farklıdır.
Sayesinde/Yüzünden/Nedeniyle
Bu kelimeleri birbirinin yerine ikame kelimeler olarak kullanırız. Oysa “sayesinde” olumlu bir durumu ifade ederken, “yüzünden” kelimesini olumsuz bir durumu anlatırken, “nedeniyle” kelimesini objektif bir sebep sonuç ilişkisini açıklarken kullanmamız gerekir.
Örneğin “ Alinin sayesinde sınavı kazandım” Alinin yüzünden başım derde girdi” “Aşırı kar yağışı nedeniyle yollar kapandı” gibi.